çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Aralık 2013 Cuma

BEN PEDAGOG GÖRDÜM


BEN PEDAGOG GÖRDÜM



Çocuğunuz manyak mı?

Manyak ne mi demek?
Mükemmel olmayan çocuk demek.

Mükemmel çocuk nasıl olur?

Erken yatıp geç kalkar.
Uykusu geldiğinde, tıpış tıpış gider, sessiz sessiz yatağına yatar.
Önüne ne yemek konursa konsun, hangi öğün olursa olsun yer.
Emziği bırakma zamanı geldiğinde çat diye bir günde bırakır.
Yapmasını istemediğimiz bir şeyde ısrar etmez, annecim babacım siz nasıl uygun görürseniz, der.
Oyuncaklarını başka çocuklarla paylaşır, hep güler, arkadaşlarının saçlarını çekip burunlarını mıncırmaz.
Daha önemlisi hiç hasta olmaz. Olsa bile yarım gün içinde iyileşir.
1 yaşından önce konuşmaya başlar, mümkünse hem Türkçe, hem de İngilizce.
Bıraktığın yerde kendi başına sessizce oynar, annesini babasını bağlamaz.
Pastel verirsin Picasso olur, hamur verirsin Michelangelo, flüt verirsin Mozart.
Tuvalet eğitimini 3 günde tamamlar ve bir daha asla altına yapmaz.
Evde manyaklar gibi koşarken masanın köşesine kafa attığında veya salıncaktan uçup yerle bütünleştiğinde azıcık ağlar, olayı uzatmaz.
Çok konuşmaz, her atı otu ‘bu ne, niye’ diye sorgulamaz.

Bunlardan herhangi birini yapmıyorsa bildiğin davranış bozukluğu vardır.
Yani?
Manyaktır.

Çocuk manyaksa ne yapılır?
Pedagoga gidilir.

Ben çocuğum olmadan önce yıllarca pedagog tiryakisi anne babalarla dalga geçtim. Onları hunharca küçümseyip “Yaa hepimiz böyleydik yaa, çocuk bu, zamanla geçer, oluruna bırakacaksın, fazla kurcalamayacaksın. Pedagogların çoğunun kendi çocuğu yok zaten hahaha, onların söylediklerini ben de söyliyim sana” diye devam ederdim…

Geçen haftalarda karı koca pedagogla buluştuk.

Oturduk karşısına kadının.
“Yuvada yaptıklarını bize hiç anlatmıyor, sanki gizli bir hayatı varmış gibi” dedik.
Kadın habire bana bakıyor.
“Siz” dedi (eeyvah), “İşten eve geldiğinizde hiç gününüzü anlatıyor musunuz eşinize?”
Ne anlatıcam be, zaten bütün gün iş yetiyor, eve gelip bi de mesai mi yapıcam.
“Anlatmıyom” dedim.
Pedagog pek sevindi, “Bakın, oğlunuz anneye düşkün olabilir ama erkek çocukları hep babaya bakar ve onu örnek alır. Sizin yaptığınız herşeyi gözlemliyor ve taklit ediyor” dedi.
Hoppalaa, dakka bir, gol bir.
Yeminlen, yanımda oturan eşimin yüzünü görmememe rağmen, suratına yavaşça yayılan sırıtmayı hissettim.
“Siz bugünden itibaren işten her geldiğinizde mutlaka gününüzü anlatın, o da başlayacaktır”
Offf, iyi tamam, sıkıntı bendeymiş…
Başka?
“Bu aralar dişlerini sıkıp gıcırdatmaya başladı?”
Pedagog erken gelen golün gazıyla tam saha prese devam.
“Sizlerden biri kendini sıkar mı stres olduğunda?”
Eşim sırıtmayı bıraktı, dokunsan patlatacak kahkahayı. Gıcık.
“Eh yani işte, ben biraz kasılırım gibi yani öyle tam değil ama hani ne bilim”
Çevirmek istedim ama beyaz çarşafın üstündeki tatak gibi kaldım ortada.
Pedagog sağdan kendi yaptığı ortaya kafayı çaktı, “Daha önce söylediğim gibi erkek çocuk babayı örnek alır”. GOOOOL!
Ulan gelmez olaydık pedagoga, sinirlerim bozuldu be?!
“Peki tamam, bi de sinir krizi olayı var. O ne olacak?” diyecektim ki, cevabın ne olacağını tahmin ettiğimden, başka soruyla hedef şaşırtmaya çalıştım.
“Başka çocuklarla tepiştiğinde, birbirlerini mıcıkladıklarında ne yapmalıyız?”
Buradan da bana çakarsa pedagog, kesin bırakıcam maçı artık.
O cevap vermeden atlayıp devam ettim. Puan kazanmam lazım ya.
“Biz sorunları kendi çözmeyi öğrensin diye müdahele etmemeye çalışıyoruz. Kendini korumayı öğrenmesini teşvik ediyoruz” diye ekledim.

Bi laf vardır.

İstediğini söyleyen, istemediğini işitir.

“Çocuk fiziksel bir mücadele sırasında annesi babası, başka büyükleri oturup seyrederse bu çocukta ciddi bir sarsıntı yaratabilir”

Oldu sana 3-0.

“Hanım hadi kalk kalk, gidiyoruz, yeter bu kadar pedagog” demek istedim ama olmadı.
Eşşşek gibi oturup dinledik.

Yalnız herşey bittiğinde karımın yüzüne yerleşmiş olan sırıtma günlerce geçmedi.

Pedagogtan sonra on saat çemkirdim eşime. Bu ne ya, kötü herşey babadan, iyi herşey anadan, benim iyi huylarım hiç mi yok, onları niye taklit etmiyor, sevgiyi hep anne görüyor, bütün sorumluluk babada, baba ne yapsa yanlış, ne yapsa suç, vıdı vıdı vıdı…

Geçen, oğlanla arabacılık oynuyoruz yatakta. Arkadaş kullanıyor, ben yan koltuktayım. Elinde yemek kabının yuvarlak kapağı var, direksiyon niyetine.
“Nereye gidiyoruz?” dedim.
“Parka” dedi.
Yolda gidiyoruz, kapağın ortasına vurup “Düt düüüt” diye abandı sanal kornaya…
Arkasından bağırdı,
“Aptal adam yaa off yaa önüne bak be! Gerizekalı!”

Yutkundum.

Salak pedagog.

28 Ağustos 2013 Çarşamba

İNSAN

"Gözleriniz var ya o gözleriniz.
Öyle derine işliyor ki
Yalan söyleyemiyorum" dedi çocuk.
"Ben Türk filmlerini seyrederken ağlarım" dedi kadın.
"Ben reklamlarda bile" dedi çocuk.
"Sen insansın" dedi kadın.
"Beni sevdiğiniz için teşekkür ederim" dedi çocuk.
O zaman ağladı hem kadın hem de çocuk.

12 Ağustos 2013 Pazartesi

CAN' LAR...


Annem de yaşamıyor babam da... Üzücü  :(

Ama bir ablam var bir ağbim... Sevindirici  :) 

Yani bir anne bir baba sayılabilecek kadar yakın can'larım var... İnsanın böylesine bir ağbiye ve böylesine bir ablaya sahip olması paha biçilemez gerçekten...

Yıllar önce çok kavga ederdik... tıpkı bu yazıyı okuyan bir çok kişinin yaşadığı gibi... Ama uzun zaman önce çok değişti  bu durum...

Bir gün hiç unutmuyorum neden olduğunu hatırlamadığım ama çok kötü hissettiğim bir andı... Hıçkırıklarla ağlıyorken kapı çaldı... Ve karşımda o dönemde Ankara'da okuyan ve geleceğinden hiç haberim olmayan Ağbim var idi.. Nasılda sarılmıştım boynuna.. İşte o an en ihtiyaç duyduğum anlardan biri idi.. ve o sanki hissetmiş gibi kollarına açmış, dinlemiş, anlamış yakınlığı ile beni sakinleştirmişti... Bunun gibi şeyler o kadar çok yaşandı ki .. Tam ihtiyaç duyduğumda araması veya asla böyle bir alışkanlığı olmadığı halde bir mektup yazması gibi... Ya da onun için gerçekten önemli konularda karar alırken araması sorması fikrimi alması ve hatta " uygunsan gel sana ihtiyacım var" demesi.. Kendimi önemli hissetmem için her şeyi yaptı biliyorum...

Bir baba gibi güçlü, sağlam ve hep yaslanabileceğim en sağlam direğim benim...


ve Ablam.. Sanki Annem... Annemin boşluğunu bana nerdeyse hiç hissettirmeyen kadın...
Doğum yaptığımda hemen yanımda biten eliyle beni besleyip bebeğime tüm sıcaklığıyla kol kanat geren... Laf arasında "şu olsaydı" "desen "şuna ihtiyacım var" desen hemen Noel baba misyonunu üstlenen... Canının ne isteyebileceğini bilip en lezzetli şekilde pişiren, çocuklarımın sevdiği şeyleri bir bir hafızasına kaydedip biz gelmeden önce hepsini temin eden... Ne zaman Ankara'ya gelsem işlerim ya da ziyaretlerim için bana kapıyı açık tutan ve ilk aylarından beri çocuklarımın tüm bakımıyla ilgilenen... Çocuklarıma anne anne gibi hırkalar yelekler ören, taa Ankara'dan bana üşenmeden reçel, marmelat, el yapımı kesilmiş hamur, baklava, börek, sarma taşıyan...

Hatta bir anne gibi benden önce benim ihtiyaçlarımı bilip hazır eden kelimelerin anlatmaya yetmeyeceği mükemmel kadın...


Ve onlarım can'ları benim can yeğenlerim... Her ikisinde konuk olduğumda bile (ki bazen kendi evimde bile bu kadar rahat ettirilemeyeceğimi düşünürsek konukluk kelimesi çok abes kalır) çocuklarıma ağbilik, ablalık yapan sevgili çocukları... saatlerce ortada görünmesem çocuklarımla gerçekten içten gerçekten doğal gerçekten keyif alarak ilgilendiklerini bildiğim hissettiğim güzel yürekli çocuklar...

Güzel insanların güzel çocukları onlar... Yüreğimle sevdiğim öpmeye sarılmaya doyamadığım, iyi niyetlerinden, sevgilerinden saygılarından dolayı içimi titreten güzel yürekler...


İyi ki varsınız... İyi ki Can'sınız... Sizsiz hayatım o kadar eksik o kadar anlamsız olurmuş ki... Varlığınız paha biçilemez...




5 Ağustos 2013 Pazartesi

BİR BÖCÜK HİKAYESİ...



Bugün böcüğün doğumgünü.. İkı yıl önce tam da bugün sabah 07:00 de merhaba dedi bize... Tam da beklenen günde ne geç ne erken...Çocukların doğum saatleri de onlarla ilgili fikir verir mi bilmem. Ama bu durum bizim böcüğe çok uygun. Şimdiye kadar olan hayatı da tam böyle hep kararında...

Ne az ne çoktur böcüğün tepkileri. Ne uzun bir kahkahası duyulmuştur bu güne kadar ne de uzun bir ağlaması... Ne gülmekten kendini kaybeder ne ağlamaktan.





Yemeklere hiç saldırmaz örneğin. Köfte patates kızartması hatta makarnaya göz ucuyla bakıp burun kıvırdığı çoktur. Hatta muhallebi sütlaç gibi şeyler yemeden büyüyen belki de tek çocuktur. Hatta ve hatta yakın zamana kadar tatlı olan nerdeyse hiç bir şeyi ağzına sürmeyen bir böcük... Buna çikolata da dahil. Çikolataya bakıp suratını buruşturan ve hem eliyle hem yüzüyle " ı ıhhhh " diyen kaç çocuk gördünüz ki? Ama hemen peşinden ıspanak görüp "munu munu enne munu" diye kucağınızda çırpınabilir. Sizin tüm çocukların bayılacağı şeylere burun kıvıran böcüğün ıspanağa bu aşırı tepkiyi vereceğini düşünememenizden kaynaklı bir "ne istiyor acaba dediğiniz saniyeler fazla sürmemelidir. Ve asla ama asla ıspanağı ağzını kocaman açarak yemesine aldanıp akşama tekrar önüne koymayı denemeyin. Alacağınız cevap bellidir. " ı ıh"....

Bir süreden beri yemek saatinden önce kucağımıza tırmanıp ocağın üzerindeki yemekleri tek tek göstermemizi ister. (tabi burda evimizde her akşam tencere tencere yemek yapılıyormuş anlamını çıkaranlara da ' Lütfen abartmayalım' uyarısında bulunmak isterim.)

Her neyse "munu, munu munu " der tek tek kapağını açtırır ya   bakar "ı ıh" der diğerine bakar ya da " munu munu " der. Ve anında harekete geçmeniz gerekir zira hemen fikir değiştirebilir. "ö tü " sünü alır ve "enne mama otu " der eğer yemek tahmin ettiği gibi ise yer. Ama onun istediği anda istediği şeyden vermeniz şarttı. Eğer o "us "isterken siz "aman şu kaşıktakini de vereyim sonra veririm" derseniz " ı ıh enne us us" diyerek ağzını kapatır, başını diğer yana çevirir. Siz, uyanıklık yapıp o başka yere bakarken vermeye kalkarsanız ya şöyle bir geri çekilip kaşığa bakar ne var diye (ki kandırılmaya hiç tahammülü yoktur) ya da hani nadir de olsa boş bulunup ağzını açmış dahi olsa 1- 2 saniyeye kalmadan dili onu uyarır ve anında çıkarır.

O dil öyle güzel işlevini yerine getirmektedir ki inanılmaz. Tavuk istediği sırada siz kaşığa o görmeden ( yani izni olmadan demektir bu) birazda pilav alayım derseniz ve yine o görmeden ağzına atıverdiyseniz saniyesinde hepsi dışarı çıkarılır. O "es" isterken "aman salatalıkla domates birlikte iyi gider" der ve çatala birlikte takmaya kalkarsanız muhteşem bir dudak hareketi ile çataldan sadece "es" alınır ve domatesi siz yemek zorunda kalırsınız.

Ne uçaklar ne trenler ne kuşlar bu konuda bize hiç yardımcı olamamıştır.

Tabi tüm bunlar nedeniyle yemek bizim evde ayrı bir kabusa neden olmaktadır.

Böcüğün yemek sorunu mu vardır ?

Hayırrrr.

Huysuz bir çocuk her şeyi yemiyor mu?

Hayırrrrrrrrr ..

Sadece bizim "acaba bugün ne pişirsem, böcük ne yemek istiyordur ?" sorunumuz var..

Şimdi siz bir restorana gittiğimizde neden böcüğü kucağım alıp yemekleri önceden görmek istediğimize anlam verebilirsiniz ve bu nedenle çok şanslısınız demeliyim. Zira bunu yaptığımız her restoranda elime menüyü verdikleri halde benim ısrarla kalkıp bakma isteğim garsonlar tarafından şaşkın, anlamsız bakan bakışlarla cevap buldu. Ve belki gıcık bir müşteri diye damgalandım belki işgüzarlıkla... belki de böcüğü şımarıklıkla suçladılar ya da beni okuma yazma bilmemekle...

Kendisine uzatılan şeyi ( ki bu yiyecek, oyuncak... ne olursa olsun denenmiş ve fark etmediği görülmüştür ) hemen eline almaya tenezül etmez böcük. Geriden bakar tipine sonra bize bakar ve karar verir. Ve eğer ilgisini ilk anda çekemedi iseniz şansınızı kaybettiniz demektir. Eğer ilgisini çekerse ellerini dirsekten kırıp iki yana açarak " enne lüttt "diyecek kadar da naziktir böcük..

Onun dağılan ilgisini tekrar uyandırabilecek olan, ya da olmadık bir şeye ilgisini çekmesini sağlayacak olan tek kişi ablası " ö dü " dür. Ö dü onun için çok şeydir, her şeydir. Hatta "atti" "ödü" dür, telefon çalsa "ö dü " dür. Alo yerine "ödü" denir...

Gerçi son zamanlarda "atti" konusu "paka"ya, "dü düt" de " aydede" ye gitmek oldu.

Akşam olunca caminin ışıkları yanmaya görsün evde pencereden pencere koşan böcüğün çığlıklarını duyarsınız.. " Enne eşşş, enne eşşş "

Hep tadındadır hep kıvamında hep olması gerektiği kadar... Ve asla abartısı olmadan. Bakmayın 2 yaşında olduğuna... Onda bir gurur bir gurur... Geç yürüdü sayılır. 15 aylık idi bağımsızlığa "adım" attığında. Aslında hepimiz biliyorduk ki eğer bize ve yardım etmemize izin verseydi çok daha önce başaracaktı bunu. Ama o hep kendi kendine denemeler yaptı. Diyelim ki odaya girdiğimizde kanapeden tutunarak kalkmaya çalıştığını gördük daha biz sevincimizi belli edemeden çöküverdi yere... Yani anlayacağınız aylarca  sevincimizi kursağımızda bıraktı hiç acımadan. Birazda "acaba yürümeyecek mi" endişesi ile bekledik durduk biz. Hatta biz ayakta iken dahi yakalasak " yanlış mı gördük acaba "dedirtecek kadar bir çabuklukla oturuverdi. Hadi deyip " dur dur" yapmaya çalışsak bacaklarını öyle bir bıraktı ki üzerinde dahi duramadı...

Bir böcük hikayemiz oluştu 2 yıldır. Aniden girdi aslında hayatımıza ve tüm aileye çoğu zaman " gerçekten doğdu ve gerçekten bizimle değil mi dedirtti. Bir o kadar sevimli bir o kadar şeker geldi bize hep.. Kahkaha atmasa da dakikalarca öyle güzel güler ki bazen ona bakmaktan ve gülümsemekten alamazsınız kendinizi..




Hani bazen alışveriş yapar ve çok beğendiğiniz bir kıyafet alırsınız .. Sonra bir bakarsınız ki sürekli onu giyiyorsunuz. Bakarsınız ki elinize hep o geliyor. Ve dersiniz ya " ben eskiden ne giyiyordum ki".. işte öyle bir şey çocukların ailedeki varlığı. Onlardan önce ne yapıyorduk bilemiyorum. Onlardan önce hayatımız var mıydı? Biz gerçekten bir aile miydik? Akşamlarımız nasıl geçerdi?

Önce Ödül'le anlam kazanmıştı hayatımız sonra da böcükle...

İyi ki doğdun böcük. İyi ki varsın.. hepimize ayrı farkındalıklar yarı güzellikler yaşatıyorsun. Ve teşekkürler Ödül. Sen olmasan böcük de olmazdı. Sen olmasan böcük de böcük olmazdı...

Ben dünyanın en şanslı annesiyim. 

En tatlı çocukları ben doğurdum. 
Tıpkı dünyanın diğer tüm anneleri gibi... :)