anne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2015 Cumartesi

ANNEMİ SEVİYORUM ÇÜNKÜ....

Annnemi seviyorum ......


Çünkü insandı...insan olmayı insanca davranmayı ondan öğrendim... Çünkü çok seveni vardı.... insanı doğayı bitkileri hayvanları sevmeyi ondan öğrendim... Çünkü herkese her şeye saygı gösterir ve saygı görürdü.... Çünkü saygının kişinin kendinden olduğunu, saygı gösterdikçe saygı gördüğünü, saygının çok şey olduğunu ondan öğrendim... Çünkü çok iyi bir dinleyici idi...bir sürü yerden insan gelirdi ona sadece dertlerini anlatmak için...İnsanların biri tarafından dinlenmeye ne kadar ihtiyaç duyduğunu insanları sadece dinleyerek bile kazanabileceğimi o öğretti bana .... Çünkü iyi bir dosttu... ihtiyacı olan herkesin yanında idi... bir bakardın bir düğün için dikiş dikiyor, bir bakardın hasıl harman koşturuyor, bir bakardın komşuya baklava açıyor, bir bakardın 3 derece bir yakının bakımını üstleniyor, bir bakarsın yaşlı bir uzak akrabanın altını temizliyor, bir bakarsın konuk geldiği evde temizlik yapıyor, bir bakardın komşu işini yapsın diye çocuğuna bakıyor...bir bakarsın o çocuklara pijama dikiyor... Tanıdığım tanımadığım bir sürü insanın sırlarını paylaşırdı bilirdim ama bize bile belli etmezdi hiç bir yerde hiç kimse ile paylaşmazdı... her zaman arkamda her zaman sağlam her zaman güvenilirdi.... Aynı evden hem gelinin hem kayınvalidesinin dostu olur onları dinler ama hiç birbirine karıştırmazdı... Çünkü çok becerikli idi.. Bir şekilde öğrenirdi her şeyi... ne kadar sevilirsen sevil önce kendi ayakların üzerinde durmak gerektiğini öğretti bana... Çünkü çok sabırlı ve azimli idi.... bazen yeni öğrenmeye çalıştığı bir şey için geceler boyu uğraşırdı görürdüm, her işin üstesinden gelinebileceğini öğretti bana... Çünkü o dünyanın en iyi annesi idi... Çünkü o benim annem idi... Çünkü ben dünyanın en şanslı çocuğu imişim... Çünkü hep vardı... Çünkü hep ordaydı... Çünkü hep hissederdi.... Çünkü hep bilirdi... Çünkü hep anlardı... Çünkü yanlış bulduğu ve onaylamadığı bazı kararlarımda ne kadar da haklı olduğunu sonradan anladım.... Çünkü çok geç anladım ... Çünkü o beni çok seviyordu... Çünkü sevgisi dünyalar bedeldi.. Çünkü yokluğu ile her şey değişti... Çünkü sanırım bir anne dışında hiç bir şeyin yokluğu 20 yıl sonra bile aynı acıyı vermez... Çünkü yerine hiç bir şey koyamıyorum... Çünkü anlatılmazdı.... Çünkü onun için yapmak istediğim ve artık yapamayacağım bir yığın şey vardı.... Çünkü hepsi içimde kaldı.... Çünkü özlüyorum... Çünkü Çünkü, Çünkü, Çünkü....

13 Aralık 2013 Cuma

BEN PEDAGOG GÖRDÜM


BEN PEDAGOG GÖRDÜM



Çocuğunuz manyak mı?

Manyak ne mi demek?
Mükemmel olmayan çocuk demek.

Mükemmel çocuk nasıl olur?

Erken yatıp geç kalkar.
Uykusu geldiğinde, tıpış tıpış gider, sessiz sessiz yatağına yatar.
Önüne ne yemek konursa konsun, hangi öğün olursa olsun yer.
Emziği bırakma zamanı geldiğinde çat diye bir günde bırakır.
Yapmasını istemediğimiz bir şeyde ısrar etmez, annecim babacım siz nasıl uygun görürseniz, der.
Oyuncaklarını başka çocuklarla paylaşır, hep güler, arkadaşlarının saçlarını çekip burunlarını mıncırmaz.
Daha önemlisi hiç hasta olmaz. Olsa bile yarım gün içinde iyileşir.
1 yaşından önce konuşmaya başlar, mümkünse hem Türkçe, hem de İngilizce.
Bıraktığın yerde kendi başına sessizce oynar, annesini babasını bağlamaz.
Pastel verirsin Picasso olur, hamur verirsin Michelangelo, flüt verirsin Mozart.
Tuvalet eğitimini 3 günde tamamlar ve bir daha asla altına yapmaz.
Evde manyaklar gibi koşarken masanın köşesine kafa attığında veya salıncaktan uçup yerle bütünleştiğinde azıcık ağlar, olayı uzatmaz.
Çok konuşmaz, her atı otu ‘bu ne, niye’ diye sorgulamaz.

Bunlardan herhangi birini yapmıyorsa bildiğin davranış bozukluğu vardır.
Yani?
Manyaktır.

Çocuk manyaksa ne yapılır?
Pedagoga gidilir.

Ben çocuğum olmadan önce yıllarca pedagog tiryakisi anne babalarla dalga geçtim. Onları hunharca küçümseyip “Yaa hepimiz böyleydik yaa, çocuk bu, zamanla geçer, oluruna bırakacaksın, fazla kurcalamayacaksın. Pedagogların çoğunun kendi çocuğu yok zaten hahaha, onların söylediklerini ben de söyliyim sana” diye devam ederdim…

Geçen haftalarda karı koca pedagogla buluştuk.

Oturduk karşısına kadının.
“Yuvada yaptıklarını bize hiç anlatmıyor, sanki gizli bir hayatı varmış gibi” dedik.
Kadın habire bana bakıyor.
“Siz” dedi (eeyvah), “İşten eve geldiğinizde hiç gününüzü anlatıyor musunuz eşinize?”
Ne anlatıcam be, zaten bütün gün iş yetiyor, eve gelip bi de mesai mi yapıcam.
“Anlatmıyom” dedim.
Pedagog pek sevindi, “Bakın, oğlunuz anneye düşkün olabilir ama erkek çocukları hep babaya bakar ve onu örnek alır. Sizin yaptığınız herşeyi gözlemliyor ve taklit ediyor” dedi.
Hoppalaa, dakka bir, gol bir.
Yeminlen, yanımda oturan eşimin yüzünü görmememe rağmen, suratına yavaşça yayılan sırıtmayı hissettim.
“Siz bugünden itibaren işten her geldiğinizde mutlaka gününüzü anlatın, o da başlayacaktır”
Offf, iyi tamam, sıkıntı bendeymiş…
Başka?
“Bu aralar dişlerini sıkıp gıcırdatmaya başladı?”
Pedagog erken gelen golün gazıyla tam saha prese devam.
“Sizlerden biri kendini sıkar mı stres olduğunda?”
Eşim sırıtmayı bıraktı, dokunsan patlatacak kahkahayı. Gıcık.
“Eh yani işte, ben biraz kasılırım gibi yani öyle tam değil ama hani ne bilim”
Çevirmek istedim ama beyaz çarşafın üstündeki tatak gibi kaldım ortada.
Pedagog sağdan kendi yaptığı ortaya kafayı çaktı, “Daha önce söylediğim gibi erkek çocuk babayı örnek alır”. GOOOOL!
Ulan gelmez olaydık pedagoga, sinirlerim bozuldu be?!
“Peki tamam, bi de sinir krizi olayı var. O ne olacak?” diyecektim ki, cevabın ne olacağını tahmin ettiğimden, başka soruyla hedef şaşırtmaya çalıştım.
“Başka çocuklarla tepiştiğinde, birbirlerini mıcıkladıklarında ne yapmalıyız?”
Buradan da bana çakarsa pedagog, kesin bırakıcam maçı artık.
O cevap vermeden atlayıp devam ettim. Puan kazanmam lazım ya.
“Biz sorunları kendi çözmeyi öğrensin diye müdahele etmemeye çalışıyoruz. Kendini korumayı öğrenmesini teşvik ediyoruz” diye ekledim.

Bi laf vardır.

İstediğini söyleyen, istemediğini işitir.

“Çocuk fiziksel bir mücadele sırasında annesi babası, başka büyükleri oturup seyrederse bu çocukta ciddi bir sarsıntı yaratabilir”

Oldu sana 3-0.

“Hanım hadi kalk kalk, gidiyoruz, yeter bu kadar pedagog” demek istedim ama olmadı.
Eşşşek gibi oturup dinledik.

Yalnız herşey bittiğinde karımın yüzüne yerleşmiş olan sırıtma günlerce geçmedi.

Pedagogtan sonra on saat çemkirdim eşime. Bu ne ya, kötü herşey babadan, iyi herşey anadan, benim iyi huylarım hiç mi yok, onları niye taklit etmiyor, sevgiyi hep anne görüyor, bütün sorumluluk babada, baba ne yapsa yanlış, ne yapsa suç, vıdı vıdı vıdı…

Geçen, oğlanla arabacılık oynuyoruz yatakta. Arkadaş kullanıyor, ben yan koltuktayım. Elinde yemek kabının yuvarlak kapağı var, direksiyon niyetine.
“Nereye gidiyoruz?” dedim.
“Parka” dedi.
Yolda gidiyoruz, kapağın ortasına vurup “Düt düüüt” diye abandı sanal kornaya…
Arkasından bağırdı,
“Aptal adam yaa off yaa önüne bak be! Gerizekalı!”

Yutkundum.

Salak pedagog.

7 Eylül 2013 Cumartesi

ANNE BABALARA...

DOĞAN CÜCELOĞLU'NDAN BÜTÜN ANNE BABALARIN VE ÖĞRETMENLERİN OKUMASI GEREKEN BİR HİKAYE

Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:
- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?
- Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinize katıldım. Hayatım değişti.

O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.
- Ne oldu, nasıl oldu?
- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, "Bir insanın ana vatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına
olanaklar yaratmaktır."Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:
- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, "Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına
olanaklar yaratmaktır." Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm.
Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?
- Hayır, neden?
- Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. "Oğlum bugün ödevini yaptın mı?" Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da
*sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, "cık" sesini çıkarıyordu.* Kızıyordum, söyleniyordum, "Niye yapmıyorsun ödevini!" diyordum.
Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.
Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:
- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. "Ben ne biçim babayım," diye kendime sordum. Seminer için geldiğim*
İstanbul'dan çalışma yerim olan Kayseri'ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.
- Radikal bir karar!*
- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam.
Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.
- Eşiniz ne dedi?
- Hocam biliyor musun ne oldu?
- Ne oldu?*
- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, "Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış!
Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz."

- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!
- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim.
Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.
- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?
- İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve "Hayır!" anlamına gelen "cıkk" dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım.

Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti.

"Ne büyük tehlike!" diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.
- Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!
- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, "Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın," demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim!
Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.
- Eşiniz gelmek istemedi!*
- Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye.
Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler.
Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. "Çok mu kötü hocam?" diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. "Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?"

- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?
- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım.
İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. "O kadar mı kötü?" diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım.
Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum.Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.
"Gel seni yeniden kucaklayayım!" dedim. Kucaklaştık.
"Çocuklar Gülsün diye!" yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur.
Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler.
Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler.
Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!

Doğan CÜCELOĞLU

28 Ağustos 2013 Çarşamba

ANNEM

Özlüyorum,
Nasıl özlüyorum seni bilsen...
Yüzümü avuçlayan ellerini,
Koklayıp içine çeken bedenini,
Yanaklarımda hissettiğim dudak izlerini
Özlüyorum ...
Çokk özlüyorum seni...

Gözyaşlarım doldu yine akmak istiyor.
Ağlarsam, Ağlarsam cennete boğulur musun anne?

5 Ağustos 2013 Pazartesi

BİR BÖCÜK HİKAYESİ...



Bugün böcüğün doğumgünü.. İkı yıl önce tam da bugün sabah 07:00 de merhaba dedi bize... Tam da beklenen günde ne geç ne erken...Çocukların doğum saatleri de onlarla ilgili fikir verir mi bilmem. Ama bu durum bizim böcüğe çok uygun. Şimdiye kadar olan hayatı da tam böyle hep kararında...

Ne az ne çoktur böcüğün tepkileri. Ne uzun bir kahkahası duyulmuştur bu güne kadar ne de uzun bir ağlaması... Ne gülmekten kendini kaybeder ne ağlamaktan.





Yemeklere hiç saldırmaz örneğin. Köfte patates kızartması hatta makarnaya göz ucuyla bakıp burun kıvırdığı çoktur. Hatta muhallebi sütlaç gibi şeyler yemeden büyüyen belki de tek çocuktur. Hatta ve hatta yakın zamana kadar tatlı olan nerdeyse hiç bir şeyi ağzına sürmeyen bir böcük... Buna çikolata da dahil. Çikolataya bakıp suratını buruşturan ve hem eliyle hem yüzüyle " ı ıhhhh " diyen kaç çocuk gördünüz ki? Ama hemen peşinden ıspanak görüp "munu munu enne munu" diye kucağınızda çırpınabilir. Sizin tüm çocukların bayılacağı şeylere burun kıvıran böcüğün ıspanağa bu aşırı tepkiyi vereceğini düşünememenizden kaynaklı bir "ne istiyor acaba dediğiniz saniyeler fazla sürmemelidir. Ve asla ama asla ıspanağı ağzını kocaman açarak yemesine aldanıp akşama tekrar önüne koymayı denemeyin. Alacağınız cevap bellidir. " ı ıh"....

Bir süreden beri yemek saatinden önce kucağımıza tırmanıp ocağın üzerindeki yemekleri tek tek göstermemizi ister. (tabi burda evimizde her akşam tencere tencere yemek yapılıyormuş anlamını çıkaranlara da ' Lütfen abartmayalım' uyarısında bulunmak isterim.)

Her neyse "munu, munu munu " der tek tek kapağını açtırır ya   bakar "ı ıh" der diğerine bakar ya da " munu munu " der. Ve anında harekete geçmeniz gerekir zira hemen fikir değiştirebilir. "ö tü " sünü alır ve "enne mama otu " der eğer yemek tahmin ettiği gibi ise yer. Ama onun istediği anda istediği şeyden vermeniz şarttı. Eğer o "us "isterken siz "aman şu kaşıktakini de vereyim sonra veririm" derseniz " ı ıh enne us us" diyerek ağzını kapatır, başını diğer yana çevirir. Siz, uyanıklık yapıp o başka yere bakarken vermeye kalkarsanız ya şöyle bir geri çekilip kaşığa bakar ne var diye (ki kandırılmaya hiç tahammülü yoktur) ya da hani nadir de olsa boş bulunup ağzını açmış dahi olsa 1- 2 saniyeye kalmadan dili onu uyarır ve anında çıkarır.

O dil öyle güzel işlevini yerine getirmektedir ki inanılmaz. Tavuk istediği sırada siz kaşığa o görmeden ( yani izni olmadan demektir bu) birazda pilav alayım derseniz ve yine o görmeden ağzına atıverdiyseniz saniyesinde hepsi dışarı çıkarılır. O "es" isterken "aman salatalıkla domates birlikte iyi gider" der ve çatala birlikte takmaya kalkarsanız muhteşem bir dudak hareketi ile çataldan sadece "es" alınır ve domatesi siz yemek zorunda kalırsınız.

Ne uçaklar ne trenler ne kuşlar bu konuda bize hiç yardımcı olamamıştır.

Tabi tüm bunlar nedeniyle yemek bizim evde ayrı bir kabusa neden olmaktadır.

Böcüğün yemek sorunu mu vardır ?

Hayırrrr.

Huysuz bir çocuk her şeyi yemiyor mu?

Hayırrrrrrrrr ..

Sadece bizim "acaba bugün ne pişirsem, böcük ne yemek istiyordur ?" sorunumuz var..

Şimdi siz bir restorana gittiğimizde neden böcüğü kucağım alıp yemekleri önceden görmek istediğimize anlam verebilirsiniz ve bu nedenle çok şanslısınız demeliyim. Zira bunu yaptığımız her restoranda elime menüyü verdikleri halde benim ısrarla kalkıp bakma isteğim garsonlar tarafından şaşkın, anlamsız bakan bakışlarla cevap buldu. Ve belki gıcık bir müşteri diye damgalandım belki işgüzarlıkla... belki de böcüğü şımarıklıkla suçladılar ya da beni okuma yazma bilmemekle...

Kendisine uzatılan şeyi ( ki bu yiyecek, oyuncak... ne olursa olsun denenmiş ve fark etmediği görülmüştür ) hemen eline almaya tenezül etmez böcük. Geriden bakar tipine sonra bize bakar ve karar verir. Ve eğer ilgisini ilk anda çekemedi iseniz şansınızı kaybettiniz demektir. Eğer ilgisini çekerse ellerini dirsekten kırıp iki yana açarak " enne lüttt "diyecek kadar da naziktir böcük..

Onun dağılan ilgisini tekrar uyandırabilecek olan, ya da olmadık bir şeye ilgisini çekmesini sağlayacak olan tek kişi ablası " ö dü " dür. Ö dü onun için çok şeydir, her şeydir. Hatta "atti" "ödü" dür, telefon çalsa "ö dü " dür. Alo yerine "ödü" denir...

Gerçi son zamanlarda "atti" konusu "paka"ya, "dü düt" de " aydede" ye gitmek oldu.

Akşam olunca caminin ışıkları yanmaya görsün evde pencereden pencere koşan böcüğün çığlıklarını duyarsınız.. " Enne eşşş, enne eşşş "

Hep tadındadır hep kıvamında hep olması gerektiği kadar... Ve asla abartısı olmadan. Bakmayın 2 yaşında olduğuna... Onda bir gurur bir gurur... Geç yürüdü sayılır. 15 aylık idi bağımsızlığa "adım" attığında. Aslında hepimiz biliyorduk ki eğer bize ve yardım etmemize izin verseydi çok daha önce başaracaktı bunu. Ama o hep kendi kendine denemeler yaptı. Diyelim ki odaya girdiğimizde kanapeden tutunarak kalkmaya çalıştığını gördük daha biz sevincimizi belli edemeden çöküverdi yere... Yani anlayacağınız aylarca  sevincimizi kursağımızda bıraktı hiç acımadan. Birazda "acaba yürümeyecek mi" endişesi ile bekledik durduk biz. Hatta biz ayakta iken dahi yakalasak " yanlış mı gördük acaba "dedirtecek kadar bir çabuklukla oturuverdi. Hadi deyip " dur dur" yapmaya çalışsak bacaklarını öyle bir bıraktı ki üzerinde dahi duramadı...

Bir böcük hikayemiz oluştu 2 yıldır. Aniden girdi aslında hayatımıza ve tüm aileye çoğu zaman " gerçekten doğdu ve gerçekten bizimle değil mi dedirtti. Bir o kadar sevimli bir o kadar şeker geldi bize hep.. Kahkaha atmasa da dakikalarca öyle güzel güler ki bazen ona bakmaktan ve gülümsemekten alamazsınız kendinizi..




Hani bazen alışveriş yapar ve çok beğendiğiniz bir kıyafet alırsınız .. Sonra bir bakarsınız ki sürekli onu giyiyorsunuz. Bakarsınız ki elinize hep o geliyor. Ve dersiniz ya " ben eskiden ne giyiyordum ki".. işte öyle bir şey çocukların ailedeki varlığı. Onlardan önce ne yapıyorduk bilemiyorum. Onlardan önce hayatımız var mıydı? Biz gerçekten bir aile miydik? Akşamlarımız nasıl geçerdi?

Önce Ödül'le anlam kazanmıştı hayatımız sonra da böcükle...

İyi ki doğdun böcük. İyi ki varsın.. hepimize ayrı farkındalıklar yarı güzellikler yaşatıyorsun. Ve teşekkürler Ödül. Sen olmasan böcük de olmazdı. Sen olmasan böcük de böcük olmazdı...

Ben dünyanın en şanslı annesiyim. 

En tatlı çocukları ben doğurdum. 
Tıpkı dünyanın diğer tüm anneleri gibi... :)