sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2015 Cumartesi

ANNEMİ SEVİYORUM ÇÜNKÜ....

Annnemi seviyorum ......


Çünkü insandı...insan olmayı insanca davranmayı ondan öğrendim... Çünkü çok seveni vardı.... insanı doğayı bitkileri hayvanları sevmeyi ondan öğrendim... Çünkü herkese her şeye saygı gösterir ve saygı görürdü.... Çünkü saygının kişinin kendinden olduğunu, saygı gösterdikçe saygı gördüğünü, saygının çok şey olduğunu ondan öğrendim... Çünkü çok iyi bir dinleyici idi...bir sürü yerden insan gelirdi ona sadece dertlerini anlatmak için...İnsanların biri tarafından dinlenmeye ne kadar ihtiyaç duyduğunu insanları sadece dinleyerek bile kazanabileceğimi o öğretti bana .... Çünkü iyi bir dosttu... ihtiyacı olan herkesin yanında idi... bir bakardın bir düğün için dikiş dikiyor, bir bakardın hasıl harman koşturuyor, bir bakardın komşuya baklava açıyor, bir bakardın 3 derece bir yakının bakımını üstleniyor, bir bakarsın yaşlı bir uzak akrabanın altını temizliyor, bir bakarsın konuk geldiği evde temizlik yapıyor, bir bakardın komşu işini yapsın diye çocuğuna bakıyor...bir bakarsın o çocuklara pijama dikiyor... Tanıdığım tanımadığım bir sürü insanın sırlarını paylaşırdı bilirdim ama bize bile belli etmezdi hiç bir yerde hiç kimse ile paylaşmazdı... her zaman arkamda her zaman sağlam her zaman güvenilirdi.... Aynı evden hem gelinin hem kayınvalidesinin dostu olur onları dinler ama hiç birbirine karıştırmazdı... Çünkü çok becerikli idi.. Bir şekilde öğrenirdi her şeyi... ne kadar sevilirsen sevil önce kendi ayakların üzerinde durmak gerektiğini öğretti bana... Çünkü çok sabırlı ve azimli idi.... bazen yeni öğrenmeye çalıştığı bir şey için geceler boyu uğraşırdı görürdüm, her işin üstesinden gelinebileceğini öğretti bana... Çünkü o dünyanın en iyi annesi idi... Çünkü o benim annem idi... Çünkü ben dünyanın en şanslı çocuğu imişim... Çünkü hep vardı... Çünkü hep ordaydı... Çünkü hep hissederdi.... Çünkü hep bilirdi... Çünkü hep anlardı... Çünkü yanlış bulduğu ve onaylamadığı bazı kararlarımda ne kadar da haklı olduğunu sonradan anladım.... Çünkü çok geç anladım ... Çünkü o beni çok seviyordu... Çünkü sevgisi dünyalar bedeldi.. Çünkü yokluğu ile her şey değişti... Çünkü sanırım bir anne dışında hiç bir şeyin yokluğu 20 yıl sonra bile aynı acıyı vermez... Çünkü yerine hiç bir şey koyamıyorum... Çünkü anlatılmazdı.... Çünkü onun için yapmak istediğim ve artık yapamayacağım bir yığın şey vardı.... Çünkü hepsi içimde kaldı.... Çünkü özlüyorum... Çünkü Çünkü, Çünkü, Çünkü....

26 Kasım 2014 Çarşamba

BEN ÇOK İYİ BİR ÖĞRETMEN OLDUM....


Bugün sabah bilgisayarımın başına oturduğumda sürpriz bir yazı ile karşılaştım... Ve gözlerim dolu dolu okudum... Sonra uzun bir süre kaldım öyle...ne diyeceğimi bilememekten değil, nasıl anlatacağımı bilememekten...

22 yıl oldu bu mesleğe başlayalı... ki o zamanlar daha ilk yıllar... ne yapacağımı nasıl yapacağımı bilmeden başladım aslında öğretmenliğe.. sonra çok sevdim ki öğrencilerimi, öğretmeyi, onlardaki gelişmeyi takip etmeyi, öğrendikleri ile ukalalık yapmalarını, beni izleyen gözlerini, kapılarda beklemelerini, şirinlik yapıp ilgi çekmeye çalışmalarını, "efendim canım" deyince gözlerinin içinin gülmesini, onları fark ettiğimi ve sevdiğimi hissettiklerinde beden dillerinde oluşan değişimi , ben çok sevdim bendeki onları, onlardaki beni... sonra daha bir asıldım branşıma, daha da iyi öğrenmek istedim, daha iyi anlatmanın yollarını aradım...  ve yine onlar sayesinde geliştirdim kendimi...
Onları sevmem için bir sürü neden vardı elbet ama en önemlisini acı bir olayla deneyimledim.

1995 yılının mart ayın da bir ramazan bayramının son günü yaşadım o acı olayı...Yıllarca kafamda tekrar tekrar yaşadığım, tekrar tekrar canlandırdığım, keşkeleri belkileri sorguladığım, duvarlarla konuştuğum günler hatta yıllar geçti üzerinden. Acısı hala yüreğimde...

Babasından gizlice araba çalıp çılgınlık yapan bir kaç gencin hız tutkusuna kurban gitti sevgili annem. Bir kaç saniyede oldu bitti her şey... Hızla gelen bir araba sonra havaya fırlayan ve yere çakılan annem, üstünden fırlayan ve etrafa dağılan mantosu çantası.. arabanın rengini bile fark edemeyen ve bir kenarda bakakalan ben.... yerde 25 metre fren izi... ve o anda bir anlık bile duraksama yaşamadan kaçan gençlerin  sonradan 60 la geliyorduk diye verdikleri ifade...  insanları arayıp defalarca " annemi kaybettik" demenin ağırlığı... ve def'in ile ilgili ilgilenilmesi gereken onlarca ayrıntı...

Sonra işe dönüş vakti geldi... aklımda taziye dileklerini almaya ve insanların sorularını cevaplamaya nasıl gücümün yeteceği ile ilgili onlarca soru ile girdim dersanenin kapısından.... Özellikle geciktim özellikle zil çalınca öğretmenler derse girince girdim ki içeri ilk karşılaşmanın etkisini azaltayım... Ama ya ders? Ya dersimin olduğu sınıf? Ya öğrencilerim? Sıralarında oturup bana bakacak onlarca göz.... Nasıl durabilecektim karşılarında ağlamadan ve nasıl anlatabilecektim o dersi....
Ve o sınıf ki dersanenin en haylaz en vurdum duymaz sınıfı... Öyle ki ders zili çaldığında bahçeden merdivenlerden toplarız öğrencileri...

Merdivenlere yöneldim. Allah allah ortada kimsecikler yok. Kata çıktım. Koridorlar boş... koridora yöneldim ne bir kişi ne bir ses...Herhalde dedim bu hafta da gelmeyeceğimi düşünüp gelmediler derse... Yinede sınıfa bakayım diyerek açtım kapıyı...
Gelmişlerdi... Hem de hepsi gelmişti... Ve hepsi sıralarında ve hepsi başları önlerinde bekliyorlardı... Kapıyı açtığım halde biri bile kaldırmadı kafasını... sanki bilirlermiş gibi, sanki biri içimdeki endişeleri onlara söylemiş gibi ... hiç birinin gözü değmedi gözüme... Sessizce söylediğim "günaydın "ı sesizce aldılar... Ve nerde kalmıştık diye başladığımda dersi her biri sessizce dersle ilgilendiler. En haylazı bile ( ki muhtemelen defteri bile yokken ) bir kağıt çıkarıp aldı notlarını....

O günü o anı hiç unutmadım canlar.... Ne günün o anın değerini ben çok iyi bildim canlar... Bana inanılmaz bir geçiş sağladınız. Bana inanılmaz bir güç verdiniz... Sonrasında öğrendim ki... vefatı öğrenince Kastamonu'ya gelmeye kalkanlar olmuş, Annem için hiç tanımadıkları biri için ... her gece Yasin okuyanlar olmuş...

Ben o günleri hiç unutmadım canlar... Üzerinden onca yıl geçti.. O öğrencilerim gitti, yerlerine başkaları geldi. İsimleri başkaydı, tipleri başkaydı belki.. Ama hep aynı şekilde baktılar... Aynı duyguyu verdiler,....
Ben o günleri hiç unutmadım canlar.... Sabahları kapımı açtığımda kapıma bırakılmış çiçekleri, her tenefüste isimsiz gönderilen çikolataları, sırf  dersaneye benimle yürümek için her sabah indiğim durakta beni bekleyenleri,  okulu asıp da dersaneye gelenleri,  akşam evime kadar eşlik etmek için yolunu değiştirenleri, 10 dakika geç gelsem derse meraklanıp bir şey mi oldu diye evime yoklamaya gidenleri, akşam daha kapıdan girer girmez çalan ve bitmeyen telefonları, telefona cevap vermediğim için gecenin bir yarısı kapımı çalanları, evde de bulamazsa hastaneleri gezip arayanları....

Ben o günleri hiç unutmadım canlar... Ben çok sevildim ve çok sevdim elbet canlar....  Ben iyi ki öğretmen oldum ...  Ben o zaman aşkın başka bir anlamını, sevgiyi iliklerime kadar hissetmeyi öğrendim canlar....

Ben çok iyi bir öğretmen oldum canlar. Çünkü benim öğretmenlerim çok iyi idi.
O öğretmenlerim öğrencilerim idi... Ben sadece onları izledim, dinledim gördüm ve öğrendim canlar...

Bu çiçekler tüm öğrencilerime...  Minnetle....Teşekkür ederim hepinize... Teşekkür ederim .... Teşekkür ederim her birinize..








10 Eylül 2013 Salı

ÖĞRETMENİM !!!

Özellikle mesleğine yeni başlayan öğretmenlerimin hatta üniversite tercihinde öğretmenlik isteyenlerin okumasını istiyorum bu yazıları. Ne istiyorlar,  ne düşünüyorlar... birinci elden öğrensinler istiyorum...

Siz okuyunca neler hissedersiniz bilmem ama ben her okuduğumda her gördüğümde o derin sevgiyi çok derinden hissetmekteyim. Evet hala görüşürüz. Hala gelir gider, arar sorar.... Ve hala o sevgi gözlerinde hala  sesinde hala kelimelerinde....

Ben ne güzel bir mesleğe sahip oldum. Ben ne güzel şeyler yaşadım işte kanıtlarım diyorum....



Ne desem ne yapsam yetersiz kalıyor aslında...ne sevgimi anlatabiliyorum ne teşekkürü dosdoğru edebiliyorum. yaptıklarınız, değiştirdikleriniz, yaşattıklarınız hepsi birbirinden ayrı harika... herşey için teşekkürler hocam. 
sizi gerçekten anlıyorum. inanınki anlıyorum ama ne yaparsınız dediğim gibi arada deli oluyorum işte dengesizliğim tutuyor.birazda gerçekten bişeyleri halletmek için konuşmak gerek biliyorsunuz. konuştum ya rahatladım işte. ama yetti mi bence yetmedi ama ZAMANI GELENE kadar sesimi çıkarırmıyım bence çıkarmam. :)) o soruları sormanızı sabırsızlıkla bekliyorum...
farkındayım bugün baya trip yaptım size ama o bile sizi sevdiğim içindi emin olabilirsiniz.hani itiraf etmek gerekirse çoook hoşumada gitti ve gerçekten bugün bi kez daha düşündümki ben çok şanslıyım. iyiki varsınız hocam iyiki varsınız.
yeri geliyor kahrımı çekiyorsunuz,yeri geliyor benle ağlıyorsunuz,yeri geliyor benle üzülüyorsunuz, yeri geliyor (ama daha bugün oldu) azarımı yiyorsunuz, yeri geliyor belki bıkkınlık getiriyorum,yeri geliyor belki sıkıyorum (e sizde yeri gelince kovuyorsunuz), yeri geliyor triplerimi çekiyorsunuz. lafın kısası benim gibi bi belayla uğraşıyorsunuz. Ne deseniz haklısınız hak veririm size.ama bütün bunlara ve arada bir yanınızdan kovmanıza rağmen beni sevdiğinizi bilmek bu dünyada bi çok şeye bedel emin olabilirsiniz.o kocaman yüreğinizde benimde ufacık bi yerim varya ölsemde gam yermiyim bence yemem. :))
şeyy hocam yaaaaaaa biliyormusunuz? bence siz bugün yoruldunuz gerçi hangi gün yorulmuyorsunuz ki.kıyamaaaaaaaaaaam ben hocama yaaaaa.yüzünüze o kadar çok yansıyorki yorgunluğunuz ama herşeye rağmen gülüyorsunuz ve herşeye rağmen öğrencilerinizle teker teker elinizden geldiğince ilgileniyorsunuz.hayranım bu enerjinize hayranım bu öğrencilerinizle bağınıza hayranım o kocaaaaaaman yüreğinize...  o yüreği kimse üzsün asla istemem biliyormusunuz? kimse yorsun istemem ki zaten yorulacak bi yürek değil sizdeki.zaten yorulacak olsada yorulmasın. :)) kendi yüreğime kıyarımda sizin yüreğinize asla asla hocam asla kıyamam. 
aslında bugün yaptıklarım için kendime kızdım ama gün geriye akmıyor işte aksaydı...
bugünü unutmanızı asla istemem sizi üzmeme rağmen.niye derseniz dünüm gibi bugünümüde ben sizinle yani benim için çok değerli biriyle paylaştım her ne kadar onu üzsemde onlaydı günüm.ben bugünümü unutmam tıpkı dün sizinle geçirdiğim günleri unutmadığım,yarın sizinle geçireceğim günleri unutmayacağım gibi...sizinde unutmamanızı isterim.:)) her ne olursa olsun.
benden bıkmayın olurmu hocam? dediğim gibi önemsemenize çok ihtiyacım var.
sonra sizi anladığımı hatta çok iyi anladığımı bilin olur mu?  inanın gerçekten anlıyorum sizi ve bugün daha bi iyi anladım emin olabilirsiniz.o ihtiyacım olan ilginizde benden esirgemeyin ne olur!! bilinki çok seviyorum sizi ve bilinki çok değer veriyorum size...
ve şu da var gülmek kime yakışıyor sorusuna milyonkere cevabımsınız...
ve şimdi hiç sebebsiz sadece benim için gülümsermiziniz?  :)))))))))))))))

CANIMSINIZ


Ne diyebilirim, ne yazabilirim daha fazla.... Ama okuduğunuzda en çok anlamanızı istediğim hangi yaşta hangi konumda olursak olalım hepimiz özel olmak, hepimiz önemsenmek istiyoruz. Ve ben meslek hayatım boyunca en fazla bunu hissettim bunu hissettirmeye çalıştım... Hep uzattım ellerimi....Ve sonuçta çok sevdim çok sevildim....  Darısı mesleğine yeni başlayan öğretmen arkadaşlarımın başına....

7 Eylül 2013 Cumartesi

ANNE BABALARA...

DOĞAN CÜCELOĞLU'NDAN BÜTÜN ANNE BABALARIN VE ÖĞRETMENLERİN OKUMASI GEREKEN BİR HİKAYE

Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:
- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?
- Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinize katıldım. Hayatım değişti.

O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.
- Ne oldu, nasıl oldu?
- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, "Bir insanın ana vatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına
olanaklar yaratmaktır."Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:
- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, "Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına
olanaklar yaratmaktır." Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm.
Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?
- Hayır, neden?
- Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. "Oğlum bugün ödevini yaptın mı?" Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da
*sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, "cık" sesini çıkarıyordu.* Kızıyordum, söyleniyordum, "Niye yapmıyorsun ödevini!" diyordum.
Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.
Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:
- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. "Ben ne biçim babayım," diye kendime sordum. Seminer için geldiğim*
İstanbul'dan çalışma yerim olan Kayseri'ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.
- Radikal bir karar!*
- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam.
Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.
- Eşiniz ne dedi?
- Hocam biliyor musun ne oldu?
- Ne oldu?*
- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, "Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış!
Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz."

- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!
- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim.
Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.
- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?
- İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve "Hayır!" anlamına gelen "cıkk" dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım.

Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti.

"Ne büyük tehlike!" diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.
- Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!
- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, "Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın," demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim!
Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.
- Eşiniz gelmek istemedi!*
- Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye.
Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler.
Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. "Çok mu kötü hocam?" diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. "Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?"

- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?
- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım.
İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. "O kadar mı kötü?" diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım.
Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum.Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.
"Gel seni yeniden kucaklayayım!" dedim. Kucaklaştık.
"Çocuklar Gülsün diye!" yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur.
Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler.
Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler.
Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!

Doğan CÜCELOĞLU

6 Eylül 2013 Cuma

BİRAZ DA SİZDEN...


İşte bir öğrencimin kağıda yansımış duygularından bir kesit... 


İnsana sonsuzluk hissini veren kocaman bir hayat… İşte bu beni ben yapan. Özgürlüğümdür beni mutlu kılan. Hayatımı kendim yönetebilmem, en iyi şekilde düşünebilmem ve kendime yön verebilmemdir benim için önemli olan. Yaşamayı, bu mükemmel hayatı çok seviyorum. Her şeyden zevk almasını biliyorum. Hiç bilmediklerimi de kendime öğretiyorum. Gelişim ve değişime de çok önem veririm. Her günüm bir öncekinden daha güzel ve başarılı olmalı. Ve bunun için de elimden gelen her şeyi yaparım yapıyorum da. Amacım bir an önce hayalimdeki olmak istediğim bana ulaşabilmek. Her yönüyle mükemmeli bulmak istiyorum. Herkes bunun zor olduğunu söyler. Ama zoru severim ben. Şunu da gayet iyi biliyorum ki insan inandıktan ve istedikten sonra engeller ve bir tarafa çekilir. Yaşama sebebimin farkındayım. Asla vazgeçemeyeceğim hedeflerim var. Ve çok iyi bir hukukçu olmak istiyorum. Böylece her şeyi başarabileceğime ve mutlu olacağıma inanıyorum. Sosyalleşmek de benim için son derece önemli. Fakat istediğim seviyeye henüz ulaşamadım. Hayatımın farklı bir amacı da insanlar… Uğurlarında her şeyi yapabilecek kadar çok seviyorum onları. Her insan aslında yalnızdır Ama çevresinde sevdiği ve sevildiği insanlar oldu mu daha anlamlıdır diye düşünüyorum. Her insanla iletişimde bulunarak kendime farklı bir anlam katıp başkalarına da yeni bir şeyler kazandırdığıma inanıyorum. Ben öğrenmeyi seviyorum. Bu nedenle ailem, arkadaşlarım, dostlarım, öğretmenlerim ve çevremdeki herkes beni çok yakından ilgilendiriyor. Onlar için canımı bile verebilirim. Bu kadar yoğun bir sevgi… Hayat felsefem gibidir bu ‘’ Sevmek ve Sevilmek’’. Bunların yanında dışa dönük birisi olmama rağmen negatiflerimi hep içimde yaşarım. Çok yakınımdakiler hariç bunu herkes bilmez. Geçenlerde kendimle yüzleştiğim bir gün insanları mutsuz etmekten, sıkmaktan korktuğum için bunu yaptığımı düşündüm ama doğruluk payı ne kadar tam bilmiyorum. Kendimi tamamlamak için kişisel gelişimle ilgileniyorum. Gelişimin yanında da beni çok mutlu ediyor. Kendim, insanlar ve hayat hakkında düşünmek bana farklı bir anlam katıyor. Çoğu zaman da bunları kâğıda aktarıyorum. Ayrıca günlük tutmayı seviyorum. Hayatın ve her insanın gizemli bir denklem olduğunu düşünüyorum. Zamanımın bir kısmını da bu denklem çözümleri için ayırıyorum. Bir anda bunları unutup karamsarlıklar da yaşamıyor değilim. Ama kendimi kurtarmasını da biliyorum. Doğrusu bilmek zorundayım. Zaman kaybetmeye gelmez. Hedeflerim beni bekliyor.Bunları hiçe saymam benliğimi kaybetmektir benim için. Kendime güveniyorum. Her zaman yüreğimde yaşama sebebimi sevgiyle saklıyorum. Ve ben yaşadığım sürece o hep orda kalacak. Ben ise hep ileride…

Kendimi bildim bileli Tarih’i çok seviyorum. Fakat hazırlık sınıfında tarih derslerinin olmayışı ve özellikle Lise 1’deki öğretmenimizin Tarih’in ve görevinin bilincinde olmaması açıkça beni tarih’ten soğuttu. Fakat Tarih’e duyduğum sevgi hiç azalmadı. Şu ana kadar Tarih Hocalarımın, içimde taşıdığım bu öğrenme coşkusunu benimle paylaşmadılar o kadar. Ben ise bunu paylaşarak öğrenmek istiyorum. Bütün bu olumsuzluklara rağmen geçmişini bilen, bugünün bilincinde ve geleceğe hakim çok iyi bir hukukçu olmak istiyorum. Tarihi en iyi şekilde sizinle öğrenmeye hazırım. Sizi ilk gördüğüm anda çok sevdim. İlk defa sizin gibi Tarihi coşkulu severek anlatan bir hocam var. Bu inanın guru verici. Anlatım tarzınız, içtenliğiniz, bilgi seviyeniz, her şeyle üstünsünüz. Tarihe yeni bir can vermiş gibisiniz. Bu nedenle kendimi çok şanslı hissediyorum. ( Sizin gibi bir hocam olduğu için ) Eğer Tarih konularını sizinle işlersek ( umarım öyle olur ) ÖSS’de meslek hayatımda da çok başarılı olacağımın garantisini verebilirim size. Sizi tanımak güzel ve mutluluk verici. Şunu da eklemek istiyorum; kendimi sizde buluyorum. Demek tam uygun olur mu bilmiyorum ama olmak istediğim ‘ben’ e çok paralel bir kişiliğiniz var. Bu nedenle sizi daha çok seviyorum. J  

diyor sevgili öğrencim.. Aslında mütevaziliğime yakışır şekilde (öhö öhö) benimle ilgili bölümleri bir an çıkarayım dedim. Ama bu ukala yanımı  ve her insan gibi egolarım olduğunu inkar etmek olacaktı. Bu da dürüstce değil . O zaman... bırakalım kalsın dedim.. Hatta "bakınnnnn neler yazmış benim çocuklarımmmmm"  bile demek istedim :))) Ama işin açıkçası güzel hislerimin anlaşılır olduğunu ve kabul bulduğunu görmek ve yeni başlangıçlar yapacak gücü bulmak benimkisi... 


Ve eklemeden geçemeyeceğim.. Bu yazıyı yazan öğrencimle hala görüşüyor, paylaşıyoruz. Ve o artık gerçekten bir hukukçu.. Ve gerçekten her geçen gün kendini besleyen bir hukukçu... Onunla gurur duyuyorum:)))


4 Eylül 2013 Çarşamba

BEN DE SİZİ SEVİYORUM...

21 yıl geçti sınıfa ilk girdiğim günden bu yana... Ben bile inanamıyorum bazen. Daha yeni giriyordum sınıfa bacaklarım titreyerek ve gerçekten nasıl üstesinden geleceğimi bilemeyerek...Daha yeni imreniyordum 2. yılı olan öğretmenlere dahi...
Geldi geçti peh peh peh....
İkinci yılımdan başlayarak bir gelenek oluşturdum girdiğim tüm sınıflarda. Aslında tamamen başka bir nedenle başladım ama başka amaçlara hizmet etti olay. Biraz saptı anlayacağınız. Ama iyi de oldu. Hiç bir sapma bu kadar anlamlı ve değerli sonuçlar doğuramaz sanırım.
Dersine girdiğim öğrencilerden ilk bir ay geçtikten sonra bana kendi tarihlerini anlatmalarını istedim. "Tarih dersi geçmişiniz nasıldır? Neleri anlamadınız.? Sizce neden anlamıyorsunuz? ... "gibi. Amacım o konuları daha özenle anlatmak, öğrencilerime özellikle zorlandıkları yerlerde özel ilgi göstermekti. Bu durumu paylaştığım ilk sınıfta bir öğrencim " Sadece Tarihten ya da derslerden mi bahsedeceğiz yani" deyince birden uyandım. " "Hayırrr tabi ki istediğinizi yazabilirsiniz. Kendi özelinizde paylaşmayı uygun bulacağınız ve dileğiniz her şeyi yazabilirsiniz.Okumaktan çok mutlu  olurum."dedim.
Heyecanla bekledim ilk yazıları... Ve öyle şeyler geldi ki ben bile bu kadarını tahmin edemezdim. Öyle şeyler yazdılar ki ağladım bazen, bazen güldüm. Bazen sessizce aktı gözyaşlarım bazen sessizlikte çınladı kahkahalarım. Bazen utandım sırada gördüğüm o çocuk muydu bu cümleleri kuran. Bazen kızdım kendime hiç mi bakmadın hiç mi anlamadın diye... Bazen şok oldum o kantinde neşeli kahkahalar atan kız mıydı her gece içen babasından kendini sokağa atarak kurtaran...
Her türlü duyguyu yaşadım derinden ve çok şey öğrendim özellikle de mesleğimi öğrendim onlardan.
Ben çok şanslı ama aynı zamanda çok iyi bir öğretmen oldum. Çünkü benim öğretmenlerim çok iyi idi. O öğretmenler öğrencilerimdi. Onlar neyi nasıl yapacağımı tek tek ve çok iyi öğrettiler bana...
Her sene her sınıfta her biri üşenmedi anlattı, yazdı, baktı, konuştu, gülümsedi ve anlattı bana...  
İsimleri farklıydı. Tipleri farklı idi. Ama duygular hep aynı. Onlar hep benim yanımda oldular. Annemi kaybettim benimle ağladılar, hastalandım sınıfa çorba getirdiler, eve geç geldim, telefonlarına cevap vermedim diye merak edip hastaneleri dolaştılar, dersaneye birlikte yürüyelim diye dolmuşların önünü beklediler, derse gelmedim diye soluğu kapımda aldılar, doğum günlerimde kapımı, evimi çiçeklerle doldurdular...
Bana öylesine güzel öylesine anlamlı öylesine unutulmaz anlar yaşattılar....
Ve bir gün biri çıkıp dedi ki üstelik " Bizi sevdiğiniz için teşekkür ederiz.." Nasılda dolmuştu gözlerim gözleri gözlerimde iken, nasıl da ağlamıştım  hem de burnumu çeke çeke ...
Onlar beni o kadar çok sevdiler ki nefesim kesilirdi. Benim onları sevmemem imkansızdı.



Bilirler bazı geleneksel cümlelerimiz vardı. Bu da onlardan biri oldu daima... " Ben de sizi seviyorum. Hatta işi abartmıştım. Her durumda kullanıyordum bunu. Günaydın demeden mi geçti yanımdan seslenirdim ardından
" Biz eskiden selamlaşırdık sana da günaydın ve bende seni seviyorum" diye.  Hele de onların hoşlanmayacağı şeyler söylediğimde ya da yaptığımda da (örneğin derse geç geldiği için "Sen şimdi elbette fazladan test çözmek istersin, ben şimdi sana nasıl hayır diyeyim. Tabi ki çözebilirsin canım benim değil mi? dediğimde ) ve onlar  bu durumdan hoşlanmayıp bir şey söyleyemediğinde de içlerinden geçenlere tercüman olmak için de kullanırdık bu cümleyi.... " Canım canım biliyorum gerçekten beni çok seviyorsun. Hele şu an bu duygun tavan noktasında eminim. Anlıyorum seni.. İnan bana ben de seni çok seviyorum :) " gibi...
Her ne kadar muhabbet dolaylı cümlelerle geçip sataşma içerse de duygular konusunda hep samimi hep dürüst olduk :) Ben onları hep sevdim taa ilk günden ....

Yakında özellerini ve elbet isimlerini açıklamadan paylaşımlarda bulunacağım sizlerle... Hatta ileride bir kitaba dönüştürmek bile olabilir... Ve sanırım sınavlara hazırlanan öğrenciler için, anne babalar için, öğretmenler için, rehber uzmanlar için, hatta belki psikologlar için çok iyi bir kaynak olacaktır. İlk elden kaynak. Doğrudan aracısız anlatılan duyguları ile "Biz de vardık. Biz de bunları yaşadık. Biz de bunları hissettik" diyecekler bağıra bağıra...
Hatta belki imza günü yapıp bir araya geleceğiz tekrar.

Hepinizi öpüyor ve kucaklıyorum sevgili öğrencilerim ... ve biliyorsunuz ya
"Ben de sizi seviyorum... "

28 Ağustos 2013 Çarşamba

HİÇ, HER ŞEY OLDU, HER ŞEY, HİÇ OLDU...

O ilk saniyeler hiç de söyledikleri gibi değildi. Ne birden büyük bir sevgi duymuştu ne içi birden bire ısınmıştı ne de yaşadığı ve saatlerce sürdüğünü düşündüğü acıları birden unutabilmişti... Sancıları hiç geçmemişti. Üstüne üstlük müthiş üşüyordu...
Ne sen bir melek gibiydin, ne prenses ne dünyanın en güzel varlığı olduğunu düşündüm ne de hep söyledikleri gibi bunun harika bir duygu olduğunu...
Yalan mıydı hepsi... Ben mi hissedemiyordum. Yoksa ben ruhsuz, hissiz bir insan mıydım. Bu yüce duyguyu yaşayamayacak kadar uzak mıydım... Hazır mı değildim...
Ağlıyordun. Biraz tedirginlik, biraz huzursuzluk, biraz şaşkınlık ağlamasıydı sanki bu. Bense sadece bakıyordum. Biraz tedirgin, biraz huzursuz, biraz şaşkın.Duyduğun ses doğru muydu? Sana tekrar cevap verecek miydi? Ağlama diyecek miydi? Yanılmadın. Tekrar " Ağlama canım" dedim.  Belki bende yokladım seni. Tekrar duyacak tekrar anlayacak mıydın beni? Ve susacak mıydın.
Sustun. Sen sustun. Ben sustum. Sanki herkes her şey sanki tüm dünya sustu...
Derin bir sessizlik, sakinlik ve huzur duydum... nicedir bu kadar sakin ve huzur dolu oldum mu diye düşündüm. Hatırlayamadım. Tüm duyguları birden yaşamak için aynı anda her şeyi hissetmek için çok mu acele etmiştim. O sessizlikte tüm cevaplarımı da buldum sanki. Yavaş yavaş, sindire sindire yaşanması gerekiyormuş... Yavaş yavaş hissediyor yavaş yavaş anlıyordum.
İkimizde çok üşüyorduk.  Örttüler üzerimizi. Ben hala üşüyordum. Sana soramıyordum ki sorsam da cevaplayamazdın ki... Sonra  " Hadi al yanına biraz " dediler. Ne kadar hafiftin. Kolumun üzerine aldım. Göğsüme doğru yaklaştırdım. üzerini örtüm. Kendime doğru iyice çektim seni. Sanki biraz daha sakinleştin, gevşedin. Bir süre öyle kaldık.  Ve geçti tüm titremeler tüm üşümeler... Sıcacık yatağımızda minik ama sıcacıktın. Biz olduk sadece...
Sonra her şey hızlandı birden. Ayrılma işlemleri toparlanma ve çıkış. Seni kucağa aldılar sıkıca sarıp. Ben yavaş yavaş yürümeye çalışırken ardında...
Eve vardığımızda yatağa yatırıldık birlikte. Ve ikimizde direndik uykuya. Hadi ben tamam da hani sen 'melekler gibi uyucaktın'...  Hani  ilk günlerde günün büyük kısmında uykuda olacaktın hesapta. Bu da mı yalandı. Ya da bu da mı zamanla yavaş yavaş olacaktı....
Nerdeyse iki yıl geçti o günün üzerinden... Aynı kalan belki de tek şey bu. Sen hala uykuya karşı direnmektesin.Ve ben hala senin uykunu düzene sokma mücadelesi vermekteyim.
Aradan geçen zaman çok şeyi değiştirdi. Ben ne zaman ki 10 - 15 dakika arayla uyanmaya başladım. Ne zaman ki seni saatler boyunca kolumda taşıyarak salonu turladım. Ne zaman ki sen sürekli gözümün içine bakarak ağladın. Ve bana ne kadar çaresi olduğumu düşündürdün.  Ne zaman ki sen kollarımda iken bir koltukta hiç kıpırdamadan 8 - 10 saat geçirdim.  Ne zaman ki yemek yemek için tuvalete gitmek için eve birinin gelmesini beklemek zorunda kaldım. Ne zaman ki yürüyemeyecek kadar sancılar içinde olduğum halde ağlama sesini duyar duymaz yataktan fırladım. Ne zaman ki sen bana gülücükler atmaya başladın. Ne zaman ki sen başka kucaklarda ağlarken benim kucağıma gelir gelmez huzur bulmuşcasına sustun. Ne zaman ki başını omzuma koyarak uykuya daldın. Ne zaman ki kucağımda saatler boyu uyumana rağmen kucağımdan bıraktığım anda  en derin uykunda bile olsan uyandın. Ne zaman ki yatağında uyuduğun ender anlarda ben evdeki parkelere basmamak ve en ufak bir ses yapmamak adına nerdeyse havada yürüdüm.  Ne zaman ki sen kucağımda hoplamaya başladın. Ne zaman ki sen beni gördüğünde kollarını sallayıp bacaklarınla tepinerek sevincini gösterdin. Ne zaman ki kollarıma gelmek için çırpınmaya başladın...
İşte bunlar gibi nice zamanlarda her şeyi çok net anladım.  İşte ben seni  o anlarda çok çok sevdim bebeğim. İşte ben senden ayrı olduğum her an seni çok özledim bebeğim.
Her şeyin " sen " olduğunu, senin " her şey " olduğunu... Bir tek "senin" her şeye bedel olduğunu... Senin dışındaki her şeyin " hiç " olduğunu...
Senin "her şeye değer olduğunu"
Bebeğim....


20 Ağustos 2013 Salı

İYİ Kİ....


Gün yeni başlıyor... Az önce geldim ofise... Birazdan akşama kadar sürecek randevu trafiğinin içinde olacağım... Tanışmalar, yeni dünyalar, yeni paylaşımlar, yeni kazanımlar... Gerçekten zevkli ve gerçekten heyecan verici..

Ofisimi de işimi de seviyorum... Buradaki huzuru seviyorum... .....


diye yazarken bunları, peşpeşe çalan zillerimiz görüşmelerimiz ziyaretlerimiz... derken yazımı yarım bıraktım. Yine kısacık bir ara da yazıp tamamlamaya çalışayım..
.....

Bazen bir anda çat kapı gelenlerle dolan coşkuyu seviyorum. Sanki bir arkadaşına ya da kapı komşusuna elinde kek simitle uğramayı alışkanlık edinen dostlarımı eski koçilerimi, berardcılarımı seviyorum. Ani karşılaşmalardaki birbirlerini tanıyışlarını " Aa merhaba"ları seviyorum. Ve onların burayı sevmelerini benimsemelerini seviyorum.... "Burdan geçerken uğramadan yapamadık" ları seviyorum. "Uygunsanız bir uğrayacaktık" telefonlarını seviyorum. İşimde olsa görüşmede yapsam "olsun biz şurda biraz oturur gideriz" leri seviyorum. Görüşmem bitip de odadan çıktığımda mutfağa doluşmuş farklı yaş ve kesimlerden ilgisiz bir grubun oturup yemek yiyor oluşunu seviyorum. Bu yemeği hepsinin cebinden çıkan paralarla almalarını seviyorum. dışarıda bile bir şekilde birbirlerini tanımalarını ve arkadaş olmalarını seviyorum. 


Hatta artık esprisini yaptığımız " kokunuzdan mı tanıyorsunuz birbirinizi" leri seviyorum. Görüşmeden çıkan birinin kapıda bekleyen diğer görüşmeciyi görünce " Aa sen de mi geliyorsun buraya" diye attığı çığlığı seviyorum. Bir süre gelip gidenlerin " Hocam burayı büyütelim artık" diye sahiplenmesini seviyorum. 


Bizimle o kadar ruh bütünlüğü sağlayan var ki... uzaklardan arayı " ben sizin için şöyle bir şey düşündüm ne dersiniz?" leri seviyorum. "Hocam fikrim geldi geliyim de bir konuşalım" ları seviyorum. Bizimle olan, bizim gibi olan, bizden olanları, bizleşenleri seviyorum...




Ben bu minik ofisimi çok seviyorum....

Ve geriye dönüp baktığımda " İyi ki .. " demeyi seviyorum. "keşke" değil "iyi ki " diyorum... Ve bunu söylemeye bayılıyorum...








19 Ağustos 2013 Pazartesi

YANINIZDAKİ OLMADAN YAŞAMAK...

Yine alıntı bir yazı yine kıssadan hisse...Çok hoşuma giden yazıları paylaşmamak haksızlık gibi geliyor...


Geçenlerde yağan kar nedeniyle birçok kaza yaşandı. Bunlardan birisi zincirleme bir kazaya karışan ve çok şükür kendisine bir şey olmayan bir kadının başına geldi. Korkuya kapılan kadın ilk iş olarak eşini aradı ve eşinin ilk cevabı  Arabada bir şey var mı?” oldu…

Bir başka kadının doktor randevusu vardı. Tek başına gitmeye çekindiği bir randevuydu. Fakat yakın bir akrabası olmadığından tek başına gitmesi gerekiyordu ve eşine söyledi ama gelemeyeceği için ısrar etmedi. Sadece randevu saatini söyledi ve dua istedi... Muayene sonucu korktuğu gibi olmadı, sonuç iyiydi. Eve geldi ve eşinin randevunun nasıl geçtiğiyle ilgili bir şeyler sormasını bekledi… Aradan on beş gün geçti. Hala
bekliyor...

Bir adam arabasından inerken kaydı ve düştü, ayak bileği incindi. (Sonradan kırık olduğu anlaşıldı.) Kapıda kendisini karşılayan eşi arkadaşıyla konuşuyordu. Adam canının yandığını, ayağının kırılmış olabileceğini söyledi. Ama kadın “Aaa, öyle mi?” diyerek arkadaşıyla konuşmaya devam etti, adam donakaldı... Hala donmuş durumda, duygusu yok...

Bir başka adam babasının hasta olduğunu öğrendiği için akşam babasına uğramak istediğini söyleyince, eşi “Ama dışarıda yemek rezervasyonumuz vardı.” cevabını alınca üzüntüsünü içine attı...

Ve daha birçok örnek... Her gün yaşadığımız, yaşattığımız... Kendimiz için önemli olan bir şeyi karşımız için aynı önemde görmediğimiz onca olayın içinde kalpler kırılıyor. İlişkiler can çekişiyor. Bazı önemli olaylar vardır, bunların ıskalanması telafisi zor aralıklar koyar insanların arasına. Sonra herkes unutmuş gibi yapar. Bazen çaresizlikten, bazen de durum acı verse de ilişkiyi bitirmek için yeterince büyük görülmediğinden...

Fakat hesap bir gün kabardığında, çok küçük bir rüzgar gelir ve çok güçlü zannedilen ilişkiler dağılıp gider. Yıpranma yıllar sürer, yıkılması ise bir andır. Bazen hiç ummadığınız bir şey gelir ve sizin çok sağlam sandığınız her şeyi alır götürür. Küçük ihmaller, hiçbir zaman küçük değillerdir. Altlarında daha derin
düşünceleri örterler. Bunların başında da “Sana değer vermiyorum!” düşüncesi vardır veya “Senin acın beni ilgilendirmiyor!” düşüncesi...

İşte ruh birlikte eğlenebildiği ama birlikte acısını paylaşamadığı ruha karşı soğur. İnsan, karşısındaki insanın kendisini ne kadar sevdiğini verdiği hediyelerle ölçmez çoğu kere. Böyle durumlarda sınanır sevgi. Ve insan sınanana kadar ne kadar sevildiğini bilemez. Ne kadar sevdiğini de. Sevgi sınar çoğu kere ve bazıları kaybeder çok azı da kazanır...

Bu günlerde kaybedenler çoğunlukta görünüyor. Sanıyorum ki bir nedeni de yanımızdakinin acısına duyarsızlaşmamız...Hep eğlenceli bir şeylerin peşinden koşmamız... Ve sadece kendimiz için yaşama
çabamız...
Oysaki yanımızdaki olmadan yaşayamayacağımızı unutuyoruz.

____ Alıntı ____

14 Ağustos 2013 Çarşamba

SEYREYLEDİM DÜNYAYI



Böcüğün uykusu geldi. Her zaman ki gibi elimden tutup beni sürüklemeye çalıştı.. Ne oldu dedim. "Enne cütt" dedi... Yani anlasana anne uykum geldi demek istedi.  "İyi geceler dedin mi herkese" dedim. Koşa koşa gitti salona... Önce Ede'ye sonra Ti'ye sonra Tubi'ye sonra Ödü'ye uzattı kollarını sarıldı. Bu arada sırtlarına elleriyle pıt pıt yapmayı da unutmadı. Sonra tekrar koşarak geldi yanıma... "Hadi sen git odaya ben sütü hazırlayıp geliyorum" dedim. Yine koşarak gitti odaya, tırmandı yatağa ve yatıp beklemeye başladı. Ben elimde sütle girince içeri tezahurat yoğundu " cüt cüt cüttttttttt "...

Sonra uyuttum böcüğü... Saçlarını okşayarak, gıdıklarını severek (bizim böcük ayaklarına gıdık adını uygun buldu) 


Ve sonra da seyrettim bebeği mi...  Sanki seyreyledim tüm hayatımı, tüm dünyayı...

Siz hiç bir bebeği uyurken gördünüz mü? Eğer seyretmediyseniz uyurken bebeği siz dünyanın en güzel şeyinden habersizsiniz demektir. Eğer uyurken bakmadı iseniz hiç bir bebeğe dünyanın en güzel manzarasını görmediniz demektir. Eğer sevmedi iseniz bir bebeğin saçlarını siz hiç sevgiye dokunmadınız demektir....



12 Ağustos 2013 Pazartesi

CAN' LAR...


Annem de yaşamıyor babam da... Üzücü  :(

Ama bir ablam var bir ağbim... Sevindirici  :) 

Yani bir anne bir baba sayılabilecek kadar yakın can'larım var... İnsanın böylesine bir ağbiye ve böylesine bir ablaya sahip olması paha biçilemez gerçekten...

Yıllar önce çok kavga ederdik... tıpkı bu yazıyı okuyan bir çok kişinin yaşadığı gibi... Ama uzun zaman önce çok değişti  bu durum...

Bir gün hiç unutmuyorum neden olduğunu hatırlamadığım ama çok kötü hissettiğim bir andı... Hıçkırıklarla ağlıyorken kapı çaldı... Ve karşımda o dönemde Ankara'da okuyan ve geleceğinden hiç haberim olmayan Ağbim var idi.. Nasılda sarılmıştım boynuna.. İşte o an en ihtiyaç duyduğum anlardan biri idi.. ve o sanki hissetmiş gibi kollarına açmış, dinlemiş, anlamış yakınlığı ile beni sakinleştirmişti... Bunun gibi şeyler o kadar çok yaşandı ki .. Tam ihtiyaç duyduğumda araması veya asla böyle bir alışkanlığı olmadığı halde bir mektup yazması gibi... Ya da onun için gerçekten önemli konularda karar alırken araması sorması fikrimi alması ve hatta " uygunsan gel sana ihtiyacım var" demesi.. Kendimi önemli hissetmem için her şeyi yaptı biliyorum...

Bir baba gibi güçlü, sağlam ve hep yaslanabileceğim en sağlam direğim benim...


ve Ablam.. Sanki Annem... Annemin boşluğunu bana nerdeyse hiç hissettirmeyen kadın...
Doğum yaptığımda hemen yanımda biten eliyle beni besleyip bebeğime tüm sıcaklığıyla kol kanat geren... Laf arasında "şu olsaydı" "desen "şuna ihtiyacım var" desen hemen Noel baba misyonunu üstlenen... Canının ne isteyebileceğini bilip en lezzetli şekilde pişiren, çocuklarımın sevdiği şeyleri bir bir hafızasına kaydedip biz gelmeden önce hepsini temin eden... Ne zaman Ankara'ya gelsem işlerim ya da ziyaretlerim için bana kapıyı açık tutan ve ilk aylarından beri çocuklarımın tüm bakımıyla ilgilenen... Çocuklarıma anne anne gibi hırkalar yelekler ören, taa Ankara'dan bana üşenmeden reçel, marmelat, el yapımı kesilmiş hamur, baklava, börek, sarma taşıyan...

Hatta bir anne gibi benden önce benim ihtiyaçlarımı bilip hazır eden kelimelerin anlatmaya yetmeyeceği mükemmel kadın...


Ve onlarım can'ları benim can yeğenlerim... Her ikisinde konuk olduğumda bile (ki bazen kendi evimde bile bu kadar rahat ettirilemeyeceğimi düşünürsek konukluk kelimesi çok abes kalır) çocuklarıma ağbilik, ablalık yapan sevgili çocukları... saatlerce ortada görünmesem çocuklarımla gerçekten içten gerçekten doğal gerçekten keyif alarak ilgilendiklerini bildiğim hissettiğim güzel yürekli çocuklar...

Güzel insanların güzel çocukları onlar... Yüreğimle sevdiğim öpmeye sarılmaya doyamadığım, iyi niyetlerinden, sevgilerinden saygılarından dolayı içimi titreten güzel yürekler...


İyi ki varsınız... İyi ki Can'sınız... Sizsiz hayatım o kadar eksik o kadar anlamsız olurmuş ki... Varlığınız paha biçilemez...